SARI ZAMBAKLAR…

Melahat’in gençliğinin büyük kısmı Yeniköy’de geçmişti. On sekiz yaşında çocukluğunu geride bırakarak memleketi olan Hemşin’den İstanbul’a gelmek zorunda kalmış ancak memleket özlemi, burnunda tüten yaylaların o serin ve taze havası hep ağır basmış, yıllar içerisinde onu başkalaştıran bu hayatı ruhu bir türlü kabul edememişti. Belki de ondandır, kendini bildi bileli Boğaz kenarında yürüyüşlere çıkar, semtin ahşap yalılarına iç geçirerek bakar, farklı kültürlerin iç içe olduğu havayı solur ve hayallere dalardı. O hayaller Melahat’in peşini sabaha kadar bırakmaz, rüyalarına girer, sabah yüzünde oluşan o kocaman gülümsemeye tanıklık ederdi.

Melahat’in önce annesi o zamanlar kötü hastalık diye tanımlanan kanserden vefat etmiş, sonrasinda babası da annesinin yokluğuna fazla dayanamamış, bir gece uykusunda kızına veda etmişti. Tek başına Hemşin’de kalan Melahat, önceleri yalnızlığa alışacağına ikna olmuş ancak gecenin kasveti her seferinde üzerine düşünce bir hal çaresi araması gerektiğini anlamıştı. Uzaktan akrabası Nalan abla İstanbul Yeniköy’de yaşıyordu. Ara sıra mektuplaşırlar, bayramlarda telefonda birbirlerine kısaca hal hatır sorarlardı. Kadın, Melahat’in anne ve babası ölünce onu yanına defalarca çağırmış, “Kuzum ben de yalnızım, korkutmasın İstanbul seni bu kadar. Ben sana yardımcı olurum.” diye ikna etmeye çalışmıştı. Ancak Melahat’in içindeki huzursuzluk yakasını bırakmıyor, bir yanı ikna olmaya yüz tutarken diğer yanı ona memleketini terk etmemesini söylüyordu.

Melahat gündüzleri dağlara çıkıyor, bazen sisler içinde yürüyordu. Akşamları eve dönünce de sobanın kenarında anne ve babasının siyah beyaz fotoğraflarına tekrar tekrar bakıyordu.

Yine kasvetli ve yalnızlığa yalnızlık katan o gecelerden birinde Melahat rüyasında Hemşin’in sarı zambaklarını gördü. Sabah uyandığında ilk işi zambakların fotoğrafını aile albümünde arayıp bulmak oldu. Ancak fotoğraf siyah beyazdı. Melahat zambakların sarı rengini yalnızca hafızasında taşıyordu. Üstelik fotoğrafta sadece zambaklar yoktu, uzaktan akrabası Nalan ablası da oradaydı. Nalan, o yıllarda on dört, on beş yaşlarında vardı ya da yoktu herhalde. Fotografin cekildigi günün ertesi, Nalan ve ailesi Istanbul’a göc etmislerdi. Uzun bir sure kendilerinden haber alinamamis, sonrasinda Nalan’in artik bambaska bir hayatin icinde yasadigi fisiltiyla konusulur olmustu. Ancak Melahat o zamanlar bunu anlayacak yasta degildi.

Melahat, rüyasini bir işaret saymıştı. Ertesi gün İstanbul biletini aldı ve kendini bir anda Nalan ablasının yanında buldu.

“Kız, nereden çıktın sen?” diye önce şaşırmıştı Nalan.

“Sen öyle ısrar edunce, geleyum dedum abla.”

“He, anladım onu da… Bir haber edeydin önceden. Hazırlık falan yapardım,” demişti Nalan. Ardından da “Sen geç şöyle bir salona, ben şimdi geliyorum” diyerek içeri kaybolmuştu.

Yarım saat sonra üzerinde çiçekli, omuzları açık, diz üstü bir elbise ile salonda yeniden belirmişti. O gün Melahat, Nalan ablasının o sarı zambakların yanındaki mahcup genç kız olmadığını anlamıştı. Üzerindeki çiçekli elbise kadar renkli bir hayatın içindeydi sanki. Yine de ihtimal vermemişti. Çünkü neden Melahat’i yanına çağırsındı ki? “Ben de yalnızım” diyen kendisi değil miydi?

O geceden sonra Melahat, Nalan ablasının yanında bir sığıntı gibi değil de sanki o evin bir parçasıymış gibi hissetmeye başlamıştı. Nalan onu koruyor, kolluyor, her gün İstanbul’a özgü başka başka yemekler yapıyor, adeta bir bebek gibi üzerine titriyordu.

Nalan, bazı akşamlar evde yemeğini yedikten sonra çıkar ve ertesi sabah gelirdi. “Sen beni bekleme kuzum. Dışarıda benim birkaç işim var. Meraklanma olur mu?” derdi. Sabah olduğunda ise elinde bir dolu paketle neşe içinde eve girer, “Kız, koş bak sana neler aldım!” diye ortalığı inletirdi. Paketlerin içinden Melahat’in hayatında hiç görmediği türden kıyafetler, incik boncuklu kolyeler, küpeler ve türlü makyaj malzemeleri çıkardı.

Ara sıra genç bir delikanlı da kapıya uğruyor, kimi zaman içeri girip birkaç bardak çay içtikten sonra gidiyordu. Ancak bu ziyaretler sıklaşmaya başladıkça Melahat’in içinde tarif edemediği bir huzursuzluk büyümeye başlamıştı. Yine de bunu Nalan ablasına açamıyordu.

Bir gece Nalan tam kapıdan çıkacağı sırada durdu. Üzerinde omuzları açık çiçekli elbisesi vardı.

“Kız Melahat,” dedi, “pek güzelleştin sen buralara geleli beri. Bir gece de beraber çıkalım.”

Oysa Melahat’in tek bir isteği vardı: yalnız kalmamak. Anne ve babasının anılarına gömülüp yaşlanmak istemiyordu. Gözü eğlencede, hele güzel kıyafetlerde hiç değildi. Yine de Nalan ablasını kıramamış, “He bari…” demekle yetinmişti.

Boğaz kenarındaydı yine. Bir balıkçı teknesinden kulaklarına çalınan o melodi, hayatının kabullenmek zorunda kaldığı her anına dokunuyordu. Yıllar önce Hemşin’de aile evinde bulduğu o fotoğrafın peşinden gitmiş, siyah beyazını kendi içinde renklendirmişti. Oysa içindeki bütün gençlik siyaha ve beyaza boyanmıştı, tipki Nalan ablasinin gencliginin de o fotografin ertesi günü kararmasi gibi.

“Yeniköy’de bir kız gördüm adı Sarı Zambak’mış.

Dediler çok vefasızmış, kalpler kırmış, can yakmış.

Rica, niyaz dinlememiş, her aşığa yan bakmış.

Baharın son günlerinde açılan bir zambakmış.”

Leave a comment