RAFTAN CIKANLAR…

Nasıldır, sorarım size, bir akşamın karanlığında, gündüzü hayal etmek… Üstelik o gündüzün hiçbir zaman gelmeyeceğini bile bile… Hayatımın her anı böyle geçti benim. Beş yaşında kaybettiğim anne ve babamın yokluğu hep bir karanlıktı zaten. Karanlıktan korkmadım, karanlığın içinde büyüdüm ben.

Babaannem büyüttü beni. Karnımı doyurdu ama ruhum hep aç kaldı. Eğitimsizdi, sertti, çok sertti. Ne düşüneceğimi, bu hayatın beni nerelere götüreceğini, nasıl hissetmem gerektiğini bilemedim.

Şimdi burada, demir parmaklıklar arkasında oturmuş bunları yazarken kendime şu soruyu soruyorum: Bunlar bir mazeret mi? Çok mu hırpalanmış bir hayat anlatmaya zorluyorum kendimi, yaptıklarımın ve düşündüklerimin hesabını kendi içimde hafifletebilmek için? Bir insanın eksik büyümesi, sonradan başkalarının hayatına zarar vermesini açıklar mı? Bilmiyorum…

Gözlerimin önüne birkaç anı geliyor şimdi. Babaannem, ben ve halamın oğlu Kemal… Kahvaltı sofrasında oturuyoruz. Kemal on dört yaşlarındaydı o zamanlar, ben ise yedi yaşındaydım ya da daha küçük. Masada biraz beyaz peynir, bayat ekmek ve her zamanki sessizlik. Herkesin yüzünde, sanki en sevdiği oyuncağı elinden almışlar gibi eksik bir ifade vardı. Yarım kalmış insanlar… Sahip olduğu şey bir gün ansızın elinden alınmış insanlar… Aynı masada oturup birbirini ne gören ne de gerçekten duyan, aile kavramından çok uzak insanlar… Sanırım ağzımdaki o pas tadını ilk kez o günlerde hissetmeye başlamıştım. Önceleri anlam veremiyordum… Yediğim bir şeyin bu tadı verdiğini sanıyordum. Ama zamanla fark ettim ki o tat hep aynı zamanlarda geliyordu. Canımın sanki boğazımdan fırlayıp kaçmak istediği anlarda.

Korktuğumda…

Aşağılandığımda…

Yok sayıldığımda…

O pas tadı hep benimleydi.

Babaannemin sessizliği korkutucuydu, evet. Bir insanın içinde hiç mi şefkat kırıntısı olmazdı? Ama şimdi dönüp geriye baktığımda, beni asıl korkutanın Kemal olduğunu düşünüyorum. Çünkü Kemal’in çok güzel yaptığı bir şey vardı. Benim kaybettiklerimi bana hatırlatan bakışları ve imaları. Kendimi hep eksik hissetmeme neden olan o kendinden emin kahkahası. Oysa annemle babam ismimi koyarken ne düşünmüştü kim bilir. “Memduh.” Övülmüş. Methedilmiş. İsmimin taşıdığı anlamın yüz karasıydım ben.

Daha sonraları okulda arkadaşlarım oldu. Gerçekten “arkadaşım” diyebildiğim çocuklar. Onları anlatmayı seviyordum. Çünkü ilk defa bir yere ait hissediyordum kendimi.

Hafta sonları halam çalışmaya giderdi. Ev temizliğine. Kemal’i de bize bırakırdı, tam kahvaltı saatlerinde. Ben her seferinde okuldaki arkadaşlarımı anlatmak için heveslenirdim. Birinin bana verdiği silgiyi, bazen de birinin bana teşekkür edişini, bahçede oynadığımız futbol maçlarını…Tam konuşmaya başladığım anda, Kemal o yüksek sesli kahkahasını masanın tam ortasına bırakırdı. Bütün dikkati üzerine çekmeyi başarır, babaannemin yüzündeki nadir gördüğüm o yumuşak mimiklere sebep olurdu. Ben ise sesimi içime çeker, hikâyemi kendi kendime anlatmaya devam ederdim.

Hatırladığım ev, babaanneme onun da annesinden kalmış bir yadigârdı. Duvarları rutubet kokardı. Ahşap basamaklarıysa babamdan hatırladığım tek şey olan o hüzün gibi gıcırdardı. Ben de babam gibi o eve girmiş eksik çocuklardan biriydim. İnsan bazen bu duygular çocuklukta kalır zannediyor. Bir gün büyüyünce herkes olgunlaşır, birbirine başka gözlerle bakabilir diye umut ediyor. Ama bazı insanların çocuklukları onların peşini bırakmıyor.

Yirmili yaşlarıma geldiğimde kendimi çalışma hayatının içinde buldum. Mecburdum. Babaannemin artık titreyen elleri, yıllardır üzerimde dolaşan o sert sesine eşlik etmeye başlamıştı. Epey yaşlanmıştı, içinde bulunduğumuz o rutubet kokan ev gibi…

Ve benim tutunacak başka bir hayatım olmalıydı. Babamın, babaannemin hayatını yaşamaktan usanmıştım artık.

Yaptığım işler çok büyük işler değildi belki. Kimsenin hayranlıkla bakacağı bir hayatım olmamıştı zaten. Ama ilk kez kendi paramı kazanıyordum ve bir şeyler başarmanın verdiği o tatmin duygusu yeni yeni hayatıma katılıyordu. Bundan sonsuz zevk alıyordum ve ilk defa eksik değilmişim gibi hissediyordum.

Bir gece babaannem çok hastalandı. “Sabaha çıkmaz,” dedi doktor. Dediği de oldu.

Ertesi gün cenazeyi kaldırırken Kemal yanıma yaklaştı, yüzünde yine o tanıdık ifade vardı. “Kardeşim,” dedi, “bizim gözümüz yok o oturduğun evde. Zaten nasıl olsun ki? Rutubet içinde yaşayacak durumda değiliz sevgili anneciğimle. Sende kalsın diyoruz.”

Sende kalsın.

Bana layık görülen hayatı bir kez daha yüzüme vurmuştu “sevgili kuzenim”. Rica… Minnet…Elindekine şükretmek…Bunlar Memduh’un çocukluktan beri en yakın arkadaşları değil miydi zaten?

O gün belki de cenazeye saygımdan sesim çıkmamıştı. Ama içimde biriken o şiddetli öfkenin ve ağzıma yayılan pas tadının büyüdüğünü hissediyordum.

Şimdi yine soruyorum size: Bunun adı kışkırtma değil mi? Bunun adı hınç, güç savaşı, insanlıktan uzak duyguların bedene geçmiş hâli değil mi? Bu sadece benim karanlığım olabilir mi?

İnsanlara zarar verme düşüncesi bana sonradan musallat oldu. Takıntı sahibi oldum sonra. İnsanların açıklarını düşünmeye başladım, bir şeyi çok istiyorsam onu elde etmek için önüme geleni yıkacağıma ant içtim sanki. Tam olarak neyin ardından başladı, bir şey diyemem. Şundan önceydi, bundan sonraydı diye ayırt etmem mümkün değil. Bildiğim tek şey, yıllar içinde edindiğim bu düşüncelerin bana hem miras hem de zamanla sahip çıktığım eşyalar gibi geldiğiydi.

Karanlık, evet. Biliyorsun ama atmaya kıyamıyorsun. Ve o takıntıların başında Kemal vardı. Onu alt etmek, bir açığını bulmak için deliriyordum.

Şimdi belki diyeceksiniz ki: “E be güzel kardeşim, tedavi olmayı deneseydin ya.”

İşte öyle kolay dönüşülmüyor. Denedim. Elbette denedim. Hayat beni kıskacına almışken kurtulmayı çok denedim. Ama dönüp dolaşıp aynı yerde takılı kaldım hep.

Bir ara Kemal’e takıldım mesela. Onunla konuşmayı da denedim. Açık açık… Hissettiklerimi yüzüne söyleme cesaretini nereden bulduğumu bugün bile bilmiyorum. Beni dinler göründü. Ama ya o bakışlar? Gözler kalbin aynası değil miydi?

İşte o yüzden de o evi ilk gördüğümde hissettiğim şey bir yanılgı değildi. Ben orada olmalıydım. O ev bana aitti. Ve yine karşıma Kemal gibi biri çıkmıştı.

Akın K.

Ne kadar da benziyordu sanki. Kemal gibi bakmıyor muydu bana? Onu o gün köşeye sıkıştırdığımda, sanki yıllardır içimde biriken hayatımı kusuyordum. Nereden bilebilirdim ki? Cezalandırılmak pahasına da olsa yolumdan dönmeyi hiç düşünmedim.

Akın K. belki de gerekeni yaptı. Zaten fazla kalmam burada. Çıkınca tedavi olacağım. Ya da en azından tekrar deneyeceğim. Çünkü içimdeki bu karanlık beni Kemal’e her geçen gün daha da benzetiyor. Hayatta en çok korktuğum şeylerden biri de bu.

Ama bir dakika.

Hak edene de hak ettiğini vermeyelim mi şimdi?

Leave a comment